İyi ürün; artık fark değil, başlangıç şartı
Yurt içinde 220, yurt dışında yaklaşık 80 satış noktasına ulaştıklarını belirten Piano Jewellery kurucusu Aytaç Kamar, “Biz, perakendeciye sadece ürünümüzü vitrininize koyun demek istemiyoruz. Piano’yu mağazanıza koyun, o vitrini birlikte hareketlendirelim.” dedi.
Aytaç Kamar’a göre, sektörün yeniden dünya liderliği için kota ve diğer kısıtlamaların kaldırılması yeterli değil. Türkiye’nin üretim kültürü, ustalık, esnek üretim kabiliyeti, hız, coğrafi konum ve güçlü ticaret geleneğini daha organize bir yapıya dönüştürmek şart.
Piano Jewellery olarak iş birliği yaptığınız perakende noktalarını seçerken nelere dikkat ediyorsunuz?
Bugün yurt içinde 220, yurt dışında yaklaşık 80 satış noktasına ulaşmış olmamız bizim için önemli; ama açıkçası hedefimiz hiçbir zaman mümkün olduğu kadar çok noktada bulunmak olmadı. Biz, doğru noktada, doğru partnerle bulunmayı daha değerli görüyoruz. Bir mağazayı değerlendirirken lokasyonuna, müşteri profiline, ürün sunumuna ve hizmet kalitesine bakıyoruz. Ama, en önemli kriterlerden biri güven. Çünkü, tüketici o mağazadan Piano aldığında, yaşadığı deneyimi mağazadan çok markayla ilişkilendiriyor. Bir başka önemli konu da bölgesel denge. Aynı bölgede kontrolsüz şekilde çoğalarak mevcut iş ortağımızın ticaretini zayıflatmak istemiyoruz. Piano ürününün bulunduğu noktanın ticari olarak da bir değeri olmalı. Dolayısıyla biz bayi sayısı toplamıyoruz, uzun vadeli bir perakende ağı kuruyoruz. Bugün, yaklaşık 300 satış noktasına ulaşmış olmamız da bu yaklaşımın karşılık bulduğunu gösteriyor.
Marka olarak diğer firmalardan sizi ayrıştıran en önemli özellikler nelerdir?
Bugün, bir kuyumcunun üreticiden beklentisi yalnızca iyi ürün olmamalı. İyi ürün; artık fark değil, başlangıç şartı. Perakendeci haklı olarak şunu sormalı: “Bu marka benim mağazama ne katacak?” Piano olarak bizim cevabımız burada başlıyor. Biz, tasarım yapıyoruz, üretiyoruz, sürekli yeni ürün geliştiriyoruz; ama bununla yetinmiyoruz. Reklam yapıyoruz, sosyal medyada tüketiciyle konuşuyoruz, yeni kategoriler yaratıyoruz. Piercing gibi yeni müşteri gruplarını kuyumcu mağazasının içine getiriyoruz. Yani, kuyumcuya yalnızca satacağı ürünü değil, o ürünü soracak müşteriyi de götürmeye çalışıyoruz. Piano’nun perakendeci açısından en önemli farklarından biri bu. Bir diğer önemli nokta ise ürünlerimizin klasik kuyumculuk müşterisinin dışında daha genç ve moda odaklı bir kitleyle de iletişim kurabilmesi. Çünkü, sektörün yalnızca mevcut müşteriyi paylaşarak değil, kuyumcuya yeni müşteri kazandırarak büyüyebileceğine inanıyoruz. Biz, perakendeciye sadece “Ürünümüzü vitrininize koyun” demek istemiyoruz. “ Piano’yu mağazanıza koyun, o vitrini birlikte hareketlendirelim.” diyoruz.
Markalaşma ve kurumsallaşma konusunda bugüne kadar ne tür adımlar attınız, atmaya devam ediyorsunuz?
Markalaşmayı logo, ambalaj veya reklamdan ibaret görmüyoruz. Üründen mağaza sunumuna, sosyal medyadan satış sonrası hizmete, çalışanlarımızdan perakendecilerimizle kurduğumuz ilişkiye kadar tüketicinin temas ettiği her noktanın aynı marka fikrini taşıması gerektiğine inanıyoruz. Bu nedenle son yıllarda özellikle iletişim, dijitalleşme, mağazacılık, ürün geliştirme ve kurumsal yapı konusunda ciddi yatırımlar yaptık ve yapmaya devam ediyoruz. Tek bir dünya markasını örnek aldığımızı söyleyemem. Farklı sektörlerde başarılı bulduğumuz markaları yakından inceliyoruz. Apple’ın ürünle deneyimi birlikte yönetmesini, Nike’ın ürünün ötesinde bir kültür yaratmasını, lüks markaların ise arzu duygusunu nasıl yönettiğini çok değerli buluyorum. Ama, bunların hiçbirinin kuyumculuk versiyonu olmak istemiyoruz. Piano’nun kendi dilini, kendi dünyasını ve kendi müşteri kitlesini yaratmaya çalışıyoruz.
Bu yıl satış noktalarınıza ve vatandaşlarımıza hangi yeni model ve konseptleri sundunuz?
Biz ürün geliştirirken yalnızca “Yeni model ne yapalım?” diye düşünmüyoruz. Önce tüketicinin hayatında değişen bir davranış var mı, ona bakıyoruz. Piercing bunun en güzel örneklerinden biri. Bir dönem daha alternatif bir kültürün ürünü olarak görülen piercing, bugün özellikle genç kuşağın günlük mücevher kullanımının önemli bir parçası haline geldi. Biz de bunu altın ve pırlantayla buluşturup kuyumculuğun yeni kategorilerinden biri haline getirmeye çalıştık. Bu yıl, hem piercing tarafında hem günlük kullanılabilir altın ve pırlantalı ürünlerde yeni koleksiyonlarımız oldu. Bunun yanında kişiselleştirilebilir ve farklı kullanım biçimlerine izin veren ürünler üzerinde de çalışıyoruz. Bizim açımızdan inovasyon bazen yeni bir ürün yapmak, bazen de eski bir ürünü tüketiciye tamamen yeni bir yaklaşımla kullandırabilmek demek.
Piercing ürün grubunuza yurt içinde ve dünyada talep nasıl? İç piyasada organize ettiğiniz “PianoPiercingParty” etkinlikleriniz sürecek mi?
Piercing, bizim çok erken gördüğümüz bir kategori oldu. Başlangıçta sektörün bir bölümü bunu geçici bir moda gibi değerlendirdi. Bugün geldiğimiz noktada ise piercingin kuyumculuğun kalıcı ürün gruplarından biri olduğunu görüyoruz. Türkiye’de talep güçlü ve gelişmeye devam ediyor. Yurt dışında da özellikle genç tüketicinin altın ve değerli taşlı piercinge ilgisi artıyor. PianoPiercingParty etkinliklerinin amacı, yalnızca ürün satmak değil. İnsanların piercingi doğru uygulama, hijyen ve doğru ürün seçimiyle birlikte deneyimlemelerini sağlamak. Bu nedenle etkinliklere devam edeceğiz. Hatta piercing konusunda önümüzdeki dönemde ürün satmanın ötesine geçerek eğitim, doğru uygulama ve standartların oluşmasına katkı sağlayacak çalışmalar yapmak istiyoruz.
Ekim İstanbul Mücevher Fuarı ile ilgili özel bir hazırlık yaptınız mı?
Fuarları sadece sipariş alınan dört günlük organizasyonlar olarak görmüyoruz. Özellikle İstanbul Fuarı, dünyanın farklı ülkelerinden gelen müşterilerimizle aynı anda buluşabildiğimiz çok önemli bir platform. Fuara yeni ürünlerimiz ve koleksiyonlarımızla hazırlanıyoruz. Ancak, bizim için ürün kadar sunum da önemli. Ziyaretçinin standımıza geldiğinde birkaç dakika içerisinde Piano’nun dünyasını anlayabilmesini istiyoruz. Dolayısıyla fuarda yine yalnızca ürün değil, bir marka deneyimi göstermeye çalışacağız.
Fuar ile ilgili beklentileriniz neler?
Kolay bir dönemden geçmediğimiz açık. İç pazardaki daralma, altın fiyatlarındaki yükseliş, finansmana erişim ve özellikle son yıllarda sektörün rekabet gücünü etkileyen düzenlemeler fuara da doğal olarak yansıyor. Buna rağmen İstanbul’un kuyumculuk açısından dünyanın en önemli merkezlerinden biri olduğuna inanıyorum. Üretim kapasitemiz, ustalığımız, hızımız ve ürün çeşitliliğimiz hâlâ çok güçlü. Bu nedenle hareketli; fakat alıcının geçmişe göre çok daha seçici olduğu bir fuar bekliyorum. Eskiden fuara katılmak başlı başına yeterli olabiliyordu. Bugün müşteriye neden sizi tercih etmesi gerektiğini çok daha net anlatmanız gerekiyor.
Kota ve mevzuat kapsamında firmaları zorlayan düzenlemeler sektörde nasıl bir etki bıraktı?
Bence bugünkü dönemi geçmiş krizlerden ayıran önemli bir fark var. Geçmişte yaşadığımız krizlerin önemli bölümü talep, kur, finansman veya genel ekonomik koşullardan kaynaklanıyordu. Şirketler şartlara uyum sağlayarak, ihracata yönelerek veya maliyetlerini düzenleyerek mücadele edebiliyordu. Son dönemde ise bunlara ek olarak sektörün kendi çalışma sistemini doğrudan etkileyen düzenlemeler ortaya çıktı. Özellikle altın ithalatına getirilen kota, dünyayla rekabet eden üretici ve ihracatçı açısından ciddi sorunlar yarattı. Hammaddeye rakiplerinizden daha pahalı ulaşıyorsanız, dünyanın en iyi ustasına ve tasarımına sahip olmanız bir noktadan sonra yeterli olmuyor. Buradaki temel mesele çok basit, ihracatçının uluslararası pazarda eşit şartlarda rekabet edebilmesi gerekiyor. Bu dönemin sektörde bıraktığı hasarın yalnızca satış veya ihracat rakamlarıyla ölçülmemesi gerektiğini düşünüyorum. Üretim kapasitesi, yetişmiş insan gücü, yıllar içerisinde edinilmiş ihracat müşterileri ve firmaların geleceğe duyduğu güven de bu süreçten etkilendi.
Kota ve sektörü zor duruma bırakan düzenlemelerin kaldırılacağına inanıyor musunuz?
Kaldırılmasını elbette istiyoruz ve sektörün beklentisi de bu yönde. Ancak, burada önemli olan yalnızca kotanın kaldırılması değil. Bundan sonra kuyumculukla ilgili kararlar alınırken sektörün üretim ve ihracat dinamiklerinin daha fazla dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum. Kuyumculuk, Türkiye için sıradan bir ticaret alanı değil. Binlerce yıllık bir üretim kültürümüz, çok ciddi bir istihdam ve ihracat kapasitemiz var. Dolayısıyla sektörle ilgili düzenlemelerin kısa vadeli sonuçlarının yanında, Türkiye’nin dünyadaki kuyumculuk merkezi olma iddiasına nasıl etki edeceğinin de hesaba katılması gerekiyor.
Sektörün eski günlerine dönebilmesi için mevcut kısıtlamaların kaldırılması yeterli olur mu?
Hayır; artık sadece kısıtlamaların kaldırılması yeterli değil. Çünkü, dünya değişiyor ve rakiplerimiz bizi beklemiyor. Türkiye’nin çok önemli avantajları var: üretim kültürü, ustalık, esnek üretim kabiliyeti, hız, coğrafi konum ve çok güçlü bir ticaret geleneği. Fakat, bunları daha organize bir yapıya dönüştürmemiz gerekiyor. Artık, sadece daha fazla üretmeyi değil, daha fazla marka yaratmayı, tasarım ihraç etmeyi ve dünyadaki tüketiciye doğrudan ulaşmayı konuşmalıyız. Sektörün üretim, ihracat, perakende, fuarcılık, eğitim ve tanıtım taraflarının birbirinden bağımsız hareket etmesi yerine ortak bir strateji içerisinde hareket etmesi gerekiyor. İtalya gibi başarılı örneklere baktığımızda sadece iyi üretim görmüyoruz. Tasarımın, eğitimin, fuarcılığın ve ülke algısının birbirini beslediği bir sistem görüyoruz. Türkiye’nin hedefi yeniden eski günlerine dönmek olmamalı. Eski günlerden daha ileriye gitmek olmalı.
Son olarak Gold News okuyucularına ve meslektaşlarınıza vermek istediğiniz bir mesaj var mı?
Ben Türk kuyumculuğunun gücüne hâlâ çok inanıyorum. Ama, geçmiş başarılarımızla övünmenin bizi geleceğe taşımayacağını da düşünüyorum. Dünya değişiyor. Tüketici değişiyor. Kuyumculuğun tanımı değişiyor. Bizim de değişmemiz gerekiyor. Birbirimiz ile rekabet etmeye elbette devam edeceğiz, rekabet iyidir. Ama, dünyayla rekabet ederken bazı konularda birlikte hareket etmeyi öğrenmek zorundayız. Daha fazla tasarım, daha fazla marka, daha fazla yenilik ve daha güçlü bir sektör kültürü yaratmalıyız. Çünkü, Türkiye, kuyumculukta büyük bir üretici olmanın yanı sıra dünyanın referans ülkelerinden biri olabilecek birikime sahip. Bunu yeniden hatırlamamız ve buna göre hareket etmemiz gerekiyor.



